Bozayı pek sevmezdim, taki Eskişehir'de Kara Kedi bozacısından, leblebi ile tadana kadar. Şimdi bunun kitapla ne alakası var demeyin, kitabı okurken canınız boza çekecek. :)
Köyünden mega şehir İstanbul'a göç eden Mevlut, baba mesleği boza satarak geçimini sağlar. Mevlut için İstanbul sokaklarında gezerek, - Bozaaaaaa diye bağırmak resmen onun için terapi olur. Eski apartmanların camından boza isteyen müşterilerin sallandırdığı çantaları gökten yağan rahmet gibi bekler. Gel zaman git zaman evlenir. Çocukları olur, hayatın meşgalesinde koşturup gider.
Öncelikle kitap farklı bir çizgide, isimler üzerinden köşe yazısı gibi ve farklı zamanlarda geçiyor. 60'lı yıllarda başlayan konu 2009 yılına kadar sürüyor. Ama zaman bir çizgide akmıyor. Kimi zaman 90'lar anlatılırken, kimi zaman hooopp Mevlut'un ergenliğine geçiyoruz.
Yazar eski İstanbul'u resmen yaşattı, havasını içime çektirdi bana. Zamana göre değişen şehir, gece kondu mahallelerindeki sağ -sol çatışması, sağcı ve solcu ailelerin yaşadığı tepelerin farklı olması, esnaf kültürü, siyasi yapıya göre değiştirilmek istenen alışkanlıklar, yazarın kurgulamadaki başarısıyla sayfalara yansıtılmış.
Kitabı okuyunca, eskinin saf dünyasının, betona gömülen ve para hırsıyla tutuşan insanların mesken tuttuğu günümüze göre, ne kadar güzel olduğunu bir kez daha anladım.





