Burası Safranbolu'ya 6.5 km mesafede. Biraz yokuş tırmanıp ters yöne dönüyorsunuz. Kanyonun tam girişinde vadiyi tepeden gösteren cam teras var. Giriş ücreti, tam 10, öğrenci 7 TL. Cam terasın hemen orda bir otopark var. Ücretli olan bu otoparka sakın girmeyin. Çünkü hemen azıcık aşağısında ücretsiz otopark var.
Vadiye girişte gene aynı şekilde, tam 10, öğrenci 7 TL şeklinde. Bacağınız sağlam ve kendinize güveniyorsanız 280 küsür basamaktan oluşan merdivenleri inip vadiyi gezebilirsiniz. Safranbolu'ya gitmişken buraya mutlaka uğrayın. Ben gidemeyenler için çekmiş olduğum videonun linkini buraya koyuyorum.
Bizim zamanımızda okullarda öğretmenler, öğrencileri pikniğe, müzeye, doğaya yada parklara götürürken şimdinin okullu çocukları, öğretmenleri tarafından AVM'lere götürülüyor. Öğretmenlerin işine mi geliyor nedir, sürekli okul gezileri AVM eksenli düzenlenir oldu. AVM'ler hayatta öyle bir yer tuttu ki gidemeyip depresyona girenler bile var. İlla bu merkezlerden inşaa edeceksen şehir dışına yap. Zaten müşteri profili çoğunlukla araba ile gelen tipler. Şehir içinde de cadde alış- verişini canlandır.
Sektörün içinde olduğum için biliyorum. Saat 10'da açılır açılmaz içeri koşarak girenler, yılbaşı günü aldığı hediyeyi depar atarak değiştirmeye gelenler, güneşli ve harika bir pazar sabahı doğaya açılmak yerine soyunu sopunu toplayıp kalabalık olarak ailece mağaza vitrini seyredenler, ne ararsan var.
" Farkında olduğum her bir düşüncenin ardında sıraya girmiş bir düzine düşünce daha olduğuna inanıyorum. "
King reisin daha önce yeni yazdığı "polisiye" denemelerini okuma teşşebüsünde bulunmuştum ama beğenmemiştim. Belki sorun bendeydi, çünkü lise dönemlerinde içine düştüğüm konular, belki orta yaşlara doğru yelken açtığım şu yıllarda ilgimi çekmiyordur diye düşünmüştüm. Fakat elime geçen bu kitap beni çok fena uçurumların kenarlarına götürdü. Dedim, reis bu defa yapacağını yapmış.
Kitapta çok ilginç benzetmeler var. Adam anlatacağını öyle güzel metaforlar ile desteklemişki başka yazarlar bu işi bu derece kotaramaz.
Bazı cinayetler işlenir, bütün deliller tutuklanan kişileri gösterir (DNA testleride dahil) ama cinayetleri işleyen, tutuklanan kişiler değildir. İşin içinde bir acayiplik olduğunu anlayan; polis, savcı, avukat vs oluşan bir grup bu işi çözmeye çalışır.
Konu bu şekilde ilerliyor. Film tadında, başına oturunca kalkmak istemeyeceğiniz bir roman arıyorsanız bu kitap tam olarak size göre.
"Kitap çok güzel fakat okurken bazen kusasım geldi."
Sessiz ve sakin bir ormanda başladım bu kitabı okumaya. Arada sivri sinekler rahatsız etmiş olsada gömüldüğüm kamp sandalyesinde kahvemi içerken, Şikago'nun et entegre tesislerinde sefalet içinde yaşayan Jurgis ailesinin yanına ışınlanıyorum.
Litvanya'dan ABD'nin Şikago şehrine iş bulma umuduyla gelen Jurgis kabilesi burada hayvanların kemiği ve kılıda dahil her yerinin değerlendirildiği devasa bir fabrikada iş bulur.
Tabi bu fabrikanın elli tane bölümü var. Kesimhane, kemiklerin işlendiği bir bölüm, gübrehane ( müthiş kokuyor : ) )kanların toplandığı bir bölüm vs vs. Aile üyeleri farklı bir çok bölümde işe başlar. Tabi burada türlü olaylarla karşılaşırlar. Maliyet açısından borularda biriken pis etler normal etlere karıştırılır. Konserve bölümünde kaynar kazana düşen ve haşlanarak ölen personelin eti konserveye karışır. Gübre bölümünde çalışanlara o koku o kadar işler ki normal hayatlarında bile pis kokmaya devam ederler. Yazın sıcağında su bulunmaz, kesimhanedekiler leş gibi kan kokusu içinde çalışır ve bu kokuya o derece alışırlar ki yemekhanede yemek yerken bile artık mideleri bulanmaz.
Dikkatimi çeken bir diğer konuda bıçak kullanan kasapların yoğun et kesmekten dolayı baş parmaklarını kaybetmeleri.
Tabi aile üyelerinin başına dünya kadar sorun gelir. Ekonomik olarak düştükleri durum, aile bireylerinin birer birer dağılmasına neden olur. Kimisi iftiraya uğrar, kimisi de kötü yola düşer vs vs.
Aslında temelde günümüzdeki Korona virüsüne benzeyen bir virüs var. Yayılma yeri Çin değil Manila. Tabi virüs dünyaya sistemli bir şekilde yayılıyor. Yayıldıktan sonra başka bir aşama ile aktif ediliyor. Son olarak hasta olan insanların bir kısmı aşılanarak iyileşmesi sağlanıyor. Geri kalanı hakkın rahmetine kavuşuyor.
Kitaba göre bazı güçler dünyada insan sayısını azaltmak için bazı önlemler almak zorunda kalıyorlar. Aslında kitabı okurken okuyunca dünya kaynaklarının nasılda heba edildiğini, bu kadar insana bu sınırlı kaynakların yetmeyeceğini çok iyi anlıyorsunuz. Tabi bundan kurtulmak için soykırım çalışmalarını doğru bulmuyorum. :) Ama nüfus patlaması ile bir şeklide mücadele etmek lazım. Yoksa gidişat iyi değil.
Sonuç olarak, sürekli koşuşturmacanın olduğu, hızlı bir Hollywood filmi tadında güzel bir romandı. İnsanların tüketim sömürüsüne yönelikte çok ilginç bilgiler var. Mesela, insanoğlunun iki yüz elli milyon yılda oluşan petrolü, iki yüz elli yılda tüketmeyi başarması gibi.
Ne zamandır buraya gitme planım vardı fakat bir türlü dünya telaşesi derken burnumun dibindeki bu cennet köşesine gitmemiştim. Benzin fiyatlarının uçtuğu şu günlerde kafama esti ve bir çılgınlık yaparak yollara düştüm.
+ Abant Gölü, Ankara’ya 220 km civarı bir mesafede. Molalarla beraber gidişimiz 3 saat sürdü.
+ 2022 tarihli normal araç giriş ücreti 33 TL. Fakat ilginç bir şekilde gişede kimse yoktu.
+ Tesisleşme , WC vs var.
+ Göl civarında kamp alanları ve oteller bulunuyor.
Ben gitmeden önce nerede ne yenir diye bir araştırma yaptım. "Göl Kafe ve Restaurant" adı, fiyatlarının uygunluğu açısından ön plana çıkmıştı. Fakat gittiğim zaman fiyatların feci uçuk olduğunu gördüm. Mesela; alabalık porsiyon 175 TL, çorbalar 40 TL, tatlı çeşitleri 60 TL şeklindeydi. Fakat sonradan anladım ki gölün çevresinde iki tane aynı isimde "Göl Kafe ve Restaurant" varmış. Bizim gittiğimiz, otele bağlı olduğu için fiyatları uçukmuş. Neyse biz pahalı olana gidip Abant usulü mantı yedik. ( Porsiyonu 80 TL ). Siz aynı hataya düşmeyin.
Gene göl çevresinde bir adet büfe bulunuyor ( fiyatları piyasanın biraz üzerinde. Fakat bunun haricinde en yakın büfe 20 km uzaklıkta. Doğa inanılmaz güzel. Olta balıkçılığına, (sezon göz önüne alınarak) izin veriliyor. Göl çevresinde yürüyüş yolu var. Araç ile gezmenizde mümkün. Fakat bir çok yerde moda olduğu üzere, at ve fayton gezileri burada da var. Her ne kadar önlem alınsa da atların dışkısını sağda solda görmeniz mümkün. Atları burada koşturtup ticari kazanç sağlamak yerine elektrikli mini araçlar olsa daha iyi olur.
Sonuç olarak ertelemeyin mutlaka gidin. Gidince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ayrıca hafta sonu çok yoğun oluyormuş. İmkanınız el veriyorsa hafta içi gitmenizi extra öneririm.
Kendi ellerimle çektiği yürüyüş videosunu da buraya bırakıyorum. :)
1986 tarihli ilk filmin soundtrack'ı olan " Berlin - Take Me Breathe Away" parçası ile damga vuran filmin ikincisi de nihayet piyasaya çıktı. Çünkü film 2020 yılında pandemiden dolayı vizyona girememişti.
Tom Cruise'nin canlandırdığı Pete Mitchell ( Moverick lakaplı) kendi halinde tek motorlu pırpırlı uçağı ile oynarken, kendisine çok hassas bir görev için, şimdiki Top Gun ekibine öğretmenlik yapması emredilir. Tabi 1980'ler de aynı rütbede olan devreleri şimdi, Amiral, Korgeneral vs olmuş durumdadır. İlk filmdeki rakibi Tom Kazansky (İce Man) bizim Pete çok sever ve kollar. Adam Oramiralliğe yükselmiş. :)
Oyuncular arasında ilk filmden kalan ihtiyarları görmek nostalji yaşattı. Tabi Pete'nin yanında bir kadını oynatmak lazımdı, bunun için çok yaşlanan ve 150 kg olan Kelly McGillis (ilk filimdeki sarışın hatun) yerine Jennifer Connelly tercihi iyi düşünülmüş. Sesler ve görsellik muhteşem. Oyunculuk çok iyi. Gene tipik şekilde ABD milliyetçiliği abartılmış. İlk filmde soğuk savaş etkisiyle Sovyetler gözümüze sokulmuştu. Fakat ikinci filmde her ne kadar rakibin Rusya olduğu anlaşılsada, Rusya'ya yönelik bir bayrak aksan vs göstermemeye dikkat etmişler.
Sonuç olarak en çok beğendiğim devam filmilerinden biri oldu. Araya serpiştirilen 80'ler yabancı parçaları, F-18 jetlerinin güçlü motor sesleri, filmi izlerken beni gaza getiren etkenler oldu. :)